not modern, overmodern

köprüler, minareler ve kılıflar

In ... on 27 Oct 2009 at 11:28

Aslında çok fazla söylenen insanlardan hoşlanmıyorum ama söylenmekten de geri duramıyorum. Bunu daha sessiz sakin yapmak, hani gördüğüm şeylere ofiste uzun dakikalar boyunca söylenmemek için bu blogu başlatmıştım biraz da, hani nemrut görünmemek için. Sonuçta genel olarak çok söyleniyor olduğum için bu blog da bir şikayet kutusuna döndü, bunun iyi bir şey olmadığını biliyor ama kendimi durduramıyorum. Çünkü mesela geçenlerde şunu gördüm:

0000034063“Tüm Mühendisler ve Mimarlar Birliği Platformu Genel Başkanı (TMMBP) Remzi Kozal’ın hazırladığı ‘3+1 Köprü Projesi’nde köprüden dört ayrı geçiş imkânı sunuluyor. Proje; ‘metro’, karşılıklı dörder şeritli ‘oto geçişi’, havadan direklerle taşınan ray üzerinde giden ‘havaray’ ve yine havada gerdirilen halatlara asılan kabinlerle insanların taşınmasını sağlayan ‘asmaray’dan oluşuyor.” (ntvmsnbc)

Hayatımda ilk kez duyduğum birkaç şey:

  1. Tüm Mühendisler ve Mimarlar Birliği Platformu,
  2. havaray,
  3. asmaray,

“Minareyi çalan kılıfını hazırlar.” ise eskiden beri bildiğim bir atasözü. Eğer üçüncü köprü meşrulaştırılmak istenirse bir yolunun mutlaka bulunabileceğini ispat eden dahi bir mühendis Remzi Kozal, tebrik ederiz kendisini.

23 yıl

In ... on 17 Oct 2009 at 20:45

Mektupları özleyen ve yazının geldiği dijital durumdan pek hoşlanmayan biri olarak geçenlerde Letters of Note diye bir bloga rastlayınca mektupların naifliğini bir kez daha hatırladım. Beethoven’ın, Einstein’ın ve tanıdık, tanımadık birçok kişinin birçok kişiye yazdığı mektupları yayınlıyor blog, orijinal mektupların görselleri ve deşifre edilmiş halleriyle. Bir de Bill Gates’in amatör bilgisayarcılara yazdığı 1976 tarihli açık mektubu gördüm orada. Para verilmeden kendi geliştirdikleri yazılımların kullanılmasından ve emeğine değer verilmemesinden şikayet ediyordu, sanki 23 yıl geçmesine rağmen hiçbir şey değişmemiş gibi. Ama tek bir fark var, bugün Gates’in sahip olduğu servet dünya üzerindeki 140 ülkenin sahip olduğu maddi kaynağa eşit. Sanırım son 23 yılda dünyada yaşanan genel değişimin özeti de bu, dünya nüfusunun %2’si dünyadaki tüm maddi kaynakların %50’sine, nüfusun %50’si de kaynakların %2’sine sahip. Gates belli ki bu %2′den biri ve hala yazılımlarını korumak için çeşitli yöntemlere başvuruyor ve %98′in ne halde olduğu da umrunda değil. İşte 70′lerden bugüne değişen belki de en can alıcı nokta bu: Malların ya da hizmetlerin satılması için tüketicilerin alım güçlerinin olmasının bir önemi yok, dolayısıyla ortalama bir refah düzeyine sahip bir topluma da gerek yok; çünkü artık tüketim, kaynağını ihtiyaçtan almıyor. Aynı yazılımın farklı versiyonlarını aynı adama onlarca kez satmak, ortalama alıcının alım gücüne odaklanmaktan daha kolay, belki de bu yüzden artık tüm ürünler A+, bu yüzden A+ yaratılırken milyonlarca insan göz ardı edilebiliyor, çünkü onların pazar değeri 0.

ben… neyle…

In ... on 05 Oct 2009 at 11:44

Cumartesi bienalin antrepo ayağını tamamladık, kozmofolle. (a şimdi gördüm ki o da blogunda bienal yazmış) Her neyse, ben bu bienali sevdim. Öncelikle olaya bu denli nesnel bakmamı mazur görün, velhasıl ben bir sanat eleştirmeni değilim ve hiçbir zaman sanattan anladığımı da iddia etmedim, dolayısıyla benim sanatla ilişkim ancak böyle kişisel olabilir ve dahası beni bunun için kim suçlayabilir? Güncel sanatın anlamsız temsilleriyle arasını hiçbir zaman hoş tutamamış biri olarak 2007 yılındaki Hou Hanru bienalinde sanatın gittikçe daha fazla soyutlamaya başvurarak, neredeyse “sanatçı için sanat” üretimine doğru yol aldığını görmek beni pek mutsuz etmişti. Temsilin temsilinin temsilinin temsili gibi çok katmanlı soyutlamalar, okunması neredeyse imkansız yerleştirmeler ve videolara yol açmıştı. Altı sıkı sıkıya doldurulmamış modernizm eleştirilerinden hiç hoşlanmadığım da eklenince geçen bienal bana göre değildi.

Gelelim şimdikine. Bu bienalin küratörü bir grup Hırvat kadın, WHW (What,How and For Whom). İnsan Neyle Yaşar? başlığı öyle etkileyici ki, bugün politika ve ekonomiyle ilgili sorulan tüm soruları anlamsız kılıp dünyanın bugünkü halinin özünde neden böyle olduğunu araştırıyor. Bu soruyu insan kendine sormaya başladığında canı çok acıyor. Antrepodaki işler de insanın canını acıtan işlerdi. Baskıcı rejim/savaş, kadın hakları ve çalışan haklarına odaklanan çalışmalar, sürekli göz ardı etmeye çalışıyor olduğumuz öteki yaşamları bize vurucu bir şekilde hatırlatıyor ve göz ardı etmeye çalıştıkça işliyor olduğumuz vicdani suçumuzu da suratımıza çarpıyordu. Hele bir oda vardı ki içinde yalnızca eylem yapan farklı ülkelerden insanların haberlerdeki görüntüleri sesli olarak yayınlanııyordu, işte ben o odada duramadım, tıpkı bazı akşamlar haber bültenini izlemeye dayanamayıp televizyonu kapattığım hızda o odayı terk ettim. Videoların anlamsız temsillerden ziyade belgeselimsi üretimler olması, yerleştirmelere pek de fazla itibar edilmemiş olması, basit araç gereçle üretilmş resim ve çok sayıdaki kolajın temsiliyet dertlerini bir kenara bırakıp söylemek istediğini kendine güveni olan bir kişi gibi açıkla iletmesi, bana bienali sevdiren diğer özelliklerdi. Ama tüm bunlardan belki de daha çok bu üretimleri yapanların kim olduğu da önemliydi. Dünyanın bugün vardığı noktaya (gelir eşitsizliği, çalışanların kölelere dönüşmesi, kadınlara hala erkeklerin kaburgasından türetilmiş gibi davranılması, üç-beş kişinin refahı için binlerin sefalet çekmesi, politikanın kişisel iktidar amaçları için çürütülmesi ve halkların yönetilmesi gereken nesneler olarak ele alınması,vs,vs) gelmesinin baş sorumlusu olarak düşünülebilecek olan, aynı zamanda medeniyetin ve dolayısıyla sanatın da baş temsilcisi olan Batı, sanki bu sefer dışlanmıştı. Balkanlar’dan ve Orta Doğu’dan sanatçıların işleri öyle gerçek ve gerçekliğinden kaynaklı olarak öyle vurucuydu ki. Küratör ekibin böylesi güçlü bir temayı Batı’nın ötekileştirici ellerine bırakmamış olması ve Batı’nın sadece ajitasyona dayalı iç boşaltıcı üretim biçimine itibar etmemiş olması sayesinde “insanın neyle yaşadığı” sorusu hala çok kuvvetli olarak yankılanıp duruyor beynimde.

Antrepodan çıktığımda pek bir yorulmuş (sadece zihinsel bir yorgunluk bu) ve vicdani olarak pek bir suçlu hissediyordum ki kendimi Tütün Deposu’na ve de Feriköy’deki okula gidemedim, anca Karaköy’e balık-ekmek+biraya gidebildim.

Haejun_Jo_US_Army_and_Father_1Haejun Jo – Amerikan Ordusu ve Babam