Geçenlerde neden mimarlık yapmadığımı hatırlamaya çalıştım. Mimarlık yapmayacaktım çünkü benim bildiğim mimarlık zaten Türkiye’de yapılmıyordu, parası olanın mimarlık kültürü yoktu ve yaratıcılığımın engin denizlerinden çıkan tasarımlarımın değeri asla bilinmeyeceğinden onlar asla inşa edilemeyecekti. Okulda bize yaratıcı olmamız gerektiği öğretilmişti her şeyden önce ve bence yaratıcılık bildiğimiz mekanlardan bambaşka deneyimler oluşturmak demekti. En nihayetinde zaten yapılmış binaların benzerlerini tasarlayacaksam, ne anlamı vardı mimarlık yapmamın?
Şimdi artık yıllar geçti mezuniyetin üzerinden, zihnimdeki mimarlığın tarifi de değişti. Mimarlık, tabi ki çok farklı mekan deneyimleri sunabilir, ama ne için? Sırf deneyim için mimarlık yapılması tuhaf olmaz mı? Hele de sırf yaşanabilir mekanlara olan gereksinim bu kadar fazlayken? Yaratıcı olmak iyi, güzel, hoş da bunun kime faydası var: mimarlık kültürüne mi yoksa kente yeni bir ikon kazandırarak adını daha da büyük harflerle yazdırmayı başaran şirketlere mi? Sanki ikincisi ve biz mimarlar da bu satılık yaratıcılıklarımızla dünyayı değiştirebileceğimizi söyleyip durursak herkesi buna inandıracağımızı zannediyoruz.
Oysa sadece iyi bir bina yapmak, gerçek insanların gerçek sıkıntılarına çözüm getirmek, sırf yaşanabilir bir mekan önererek insanların hayatlarına bir artı katmak demek olabilir mimarlık. O zaman ben herhangi bir kente imzasını atarak sonsuza dek yaşayan bir mimar olmam da birkaç insanın hayatını değiştirerek onlar tarafından hatırlanan bir insan olurum. Okuldan mezun olurken ilki nasıl çekici geliyorsa, şimdi de ikincisi beni heyecanlandırıyor. Mimarlık sadece bir yöntem, dünyayı kendimizce modifiye etmek için, yazmak da öyle…


