not modern, overmodern

bu yapıları yıksak da mı saklasak, yeniden yapsak da mı korusak?

In Genel on 28 Şub 2016 at 16:34

Üç şey üst üste geldi. Öncelikle XXI’de Yedikule Bostanları üzerine dosyayı yapmaya koyulduk, ardından Gül Köksal, Kocaeli Üniversitesi bitirme jürisine davet etti ve bir Seka gezisi yaptık. Seka gezisinin hemen ertesi günü de taksiyle Quasar’ın üstünden geçerken parlak kırmızı tuğla bacayı gördüm. Kafamın içinde bir yandan Bomontiada, Narmanlı Han, Galata Kulesi’ne bakan Eczacıbaşı Evi’nin paslı cephe paneli bulutumsu bir şekilde asılı duruyordu üstelik.

seka

seka ikinci kağıt fabrikası

Tüm bu dağınıklık aslen koruma meselesiyle ilgili ne düşüneceğimi bilemememden kaynaklanıyor. Bir keşke’m var tabi ki, keşke binalar hiç çürüyecek kadar bakımsız bırakılmasa da içlerindeki yaşam kendiliğinden sürmeye, sürerken de yapı da dönüşmeye imkan bulsa. Ama öyle olmuyor, Köfteci Hüseyin’in olduğu binanın çöküşünden de bir kez daha biliyoruz ki yaşarken dönüşmek kolon kesmeye çok hızla varabiliyor, bu da en temel olanı, binanın yaşamını kökünden sarsabiliyor. Öte yandan yapıların tarihi olmaları, hatta birinci dereceden tescilli olmaları özel mülk olma hallerini değiştirmiyor. Bu durumda da Narmanlı Han’daki gibi alınıp satılabilir, yıkılıp en baştan -mışçasına yapılabilir oluyor. Likör Fabrikası’nın bacası ve yapıları için durum da bu.

Bu yeniden yapılma meselesinde yani rekonstrüksiyonda kafamı kurcalayan meseleler ise iyice karmaşık. Şimdi iç çatışmalarımı satırlar halinde ortaya döküyorum:
+ Madem öyle ya da böyle bir şekilde yıkıldı, neden aynısı inşa ediliyor ki? Tarihi tekrar yazmaya benzemiyor mu bu? Yıkıldıysa ömrünü tamamlamıştır, ölüyü diriltmenin alemi ne? Tuhaf bir hayaletten ötesi olamaz ki…
x İyi de kentsel süreklilik diye bir şey var. Şehrin dönüşümü sadece paranın güdümüne bırakılmamalı, geçmişi biraz hatırlamalıyız ki nirengi noktasız kalmayalım.
– Geçmiş sadece cepheden hatırlanabilir mi? Ya iç mekan organizasyonları, o zamanın malzemelerinin bilgisiyle özenle üretilmiş detaylar… Bunlar hiçe sayılarak kabukları diriltmenin bir manası var mı?
o Şimdi o yapıların zamanında mı yaşıyoruz ki? Demek ki kendi zamanlarına uygunlardı ve şimdiki zamanlara uyum sağlayamamışlar, zorlama bir şekilde artık mevcut olmayan yaşamları sürdürmeye çalışmak, bunun da aracı olarak mimariyi kullanmak akıl karı mı?
+ E madem kendi zamanlarını yansıtmaları artık saçma bir arzu, neden geri dirilttik bu binaları?

Ve konuşma en başa dönüyor böylece kafamda. Bunun bir başka benzeri de restorasyon projeleri için oluyor. Yeni yapılan müdahalelerin eski yapıya ne kadar öykünmesi, ne kadar yeni olduğunu göstermesi gerektiğini bilmiyorum. Yeniden işlevlendirilirken içine kültür eklenince sevinmemiz, AVM olunca sinirlenmemiz gerekiyormuş gibi geliyor, ama onun da nedeni yapılan işin niteliğiyle değil politik ve ekonomik dürtüleriyle alakalı sanki.

Öte yandan oturup da korumacılık yaklaşımı esasen böyle olmalıdır’lı yazıları okuyarak kafamdaki bu bulutların somutlaşacağını sanmıyorum. Kim bilir belki de bulutlu olmak daha iyidir, fikirli olmaktan. Bu da her uygulama üzerine tekrar sıfırdan düşünmeye mecbur kılar beni.

Reklamlar

türkiye’de mimarlık eleştirisi neden yok?

In Genel on 24 Şub 2016 at 00:15

Mimarlık gündemimiz de tıpkı gündelik siyasi gündemimiz gibi sığ. Herkes bir şeyden şikayetçi ama kimsenin takati yok bir şeyleri değiştirmeye. Mimarlık eleştirisi meselesi de bundan muaf değil. İmza kampanyaları ve sosyal medya paylaşımları konusunda kral olan mimarlık camiası kendi eleştirisini üretmekten aciz.

Yıllardır neden bu ülkede mimarlık eleştirisi olmadığı üzerine ne sempozyumlar düzenlendi, ne seminerler yapıldı? Hatta bütün bu etkinliklerin verimsizliği nedeniyle neden yok değil de nasıl olabilir üzerine biz de XXI’de bir dosya toplantısı yaptık. Ardından 2015 Aralık ayında bir grup insana “Bize bina eleştirisi yazar mısınız, biz sistemi besleyen bunca mimari proje basmaktan yorulduk.” diye mail attım. Geçen üç ayın sonunda elimizde ne var dersiniz? Sıfır buçuk. Bunun nedenlerini durmadan düşünüyorum. Biz yeterince ilginç bir mecra değil miyiz? Üzerinde yazılabilecek yapı mı üretilmiyor? Telif ödeyemediğimiz için kimse buna vakit mi ayıramıyor (zira vakit artık nakitle mi ödeniyor)? Gerçekten eleştiri yazısı yazmak isteyenlere mi ulaşamadık? Ülkemiz o kadar sıkıcı ki mimarlığı düşünmeye ayıracak zaman mı yok? Bilmiyorum. Ama yorgunum. Şikayet etmeyi üretmekten daha çok seven zihniyetten, ülkenin yarısının insanlık dışı koşullarda yaşadığını bildiğim halde hala mimarlıktan konuşmaya çalışmaktan, her şeyi bildiği herkesçe onanmış kalantorlardan… Ve tam da benim yorgun olduğum tüm bunlar yüzünden işte Türkiye’de mimarlık eleştirisi yok.

taşkışla’nın mikro tayyip’i

In Genel on 01 Eki 2015 at 10:51

benim eğitim hayatım, “harika” diye başladığım okulların gözümün önünde çürümesini izlemekle geçti. mezun olduğum beşiktaş atatürk anadolu lisesi, ankara’dan birtakım tanıdıkları araya sokarak okula müdür atanmasını önleyen funda hanım nedeniyle, yıllarca vekil müdürle yönetilerek çöküşlerin en şahanesini yıllarca yaşadı. bunu izledikten sonra şimdi de üniversitemin çöküşünü izlemeye hazır değilim. dahası benim gibi 80’lerde doğmuş herkesle aynı kaderi paylaşmaya, yani her şeyin sadece daha kötüye gittiği bir ülkeyi seyreylemeye de hazır değilim. dolayısıyla taşkışla’nın çöküşünü ayaküstü sohbetlerde dinleyip de hiçbir şey yapmamaktansa en azından bu yazıyı yazmam gerek.

meselemiz sinan mert şener. kendisi üniversitenin yaratıcı bireyler değil, teknik elemanlar üretmesi gerektiğini düşünüyor. böyle düşünen birinin neden yıldız teknik gibi mimari üretim değil de mimari çizim odaklı bir okulda değil de taşkışla’da dekanlık yaptığını ise insan anlayamıyor. sanırım dekanlık görevini almasıyla birlikte ilk icraatı ferhan yürekli’yi okuldan uzaklaştırmak oldu; kendine muhalif olabilecekleri, sahip olduğu iktidarla ekarte etme davranışı hepimize tanıdık geliyor olsa gerek. zira ferhan hoca, bizim chp’ye benzemez, sağlı sollu haklı eleştirilerini yöneltmekten çekinmezdi, eğer okuldan uzaklaştırılmasaydı… sanırım taşkışla’nın mikro tayyip’i de bu uzaklaştırma esnasından çıkmayan sesten güç bularak kendi doğru bildiğini yapma konusunda iyice bir özgüvene sahip oldu. işte bir benzerlik daha: “şekerim bunlar ilk iktidara geldiklerinde böyle görünmüyorlardı, sonra birden ne olduysa kimseye bir şey sormaz, kafalarının dikine gider oldular.”

sonra gezi zamanı geldi, taşkışla’nın öğrencileri günlerdir parkta direnirken okulun kapılarını kapatıverdi. sonra da bir toplantı yapıldı okulda, orda da güvenlik falan diyip, kendi icraatlarından bahsedip ve sadece toplantıya gelmiş olması nedeniyle demokrat olduğunu düşünüp konuyu kapatıverdi. şimdi ise mesele birinci sınıf eğitimi, yıllardır benim neslimden arkadaşlarımın verdiği birinci sınıf eğitimi değişti, bu işte artık uzmanlaşmış, liseden yeni çıkıp gelmiş insanlarla nasıl iletişim kurulacağını bilen insanlar o çok sevdikleri ve her yıl geliştirdikleri birinci sınıf derslerinden alındılar. çünkü taşkışla’nın yaratıcı birey değil, teknik eleman üretmesi gerek, sinan mert şener’in kendi tanık olduğum bir cümlesinde söylediği gibi: üniversite dediğin nedir ki, fundraiser!

biz ne yazık ki gelişmiş bir demokrasi kültürüne sahip değiliz, dolayısıyla politik olan gündelik hayatımızın her köşesine sızım sızım nüfuz ediyor. taşkışla’da olan da bu, nihayetinde orası da mikro bir türkiye, onun da bir mikro tayyip’i var. ama artık gerçekten yeter, hepinize yeter!